İstanbul Kanalı Rant Projesidir


İnsanoğlunun yaradılıştan bu tarafa keşfettiği en önemli yönetim şekli demokrasidir.

Demokrasi, kelime kökeni olarak halkın egemenliği anlamına gelmektedir.

Günümüzün kabul gören tanımına göre ise, siyasal denetimin doğrudan doğruya halkın ya da düzenli aralıklarla halkın özgürce seçtiği temsilcilerin elinde bulunduğu, toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun tüm yurttaşların eşit sayıldığı yönetim biçimidir.

Muradım başlı başına tartışma konusu olan demokrasi tanımı yapmak değildir.

Demokrasinin yarattığı iklimde toplumsal ve ekonomik alan başta olmak ortaya çıkan sorunlar üzerine değerlendirmeler yapmaktır.

Demokrasiyi üstün kılan en önemli özelliklerden birinin de yaşayan, kendini yenileme ve tanımına ilaveler yapma potansiyelidir.

Demokratik zeminde toplumsal hayatta büyük değişiklikler olmakta, ekonomik büyüklükler devasa boyutlara ulaşmakta ve toplumlar arası ilişkiler yoğunluk kazanmaktadır.

İnsanların özgürlük alanları dolaysıyla insan topluluklarının özgürlük alanları birey lehine gelişmeye devam etmektedir.

İnsanlığın refahı yolunda uygulanan ekonomik modeller de demokrasiyle birlikte gelişim göstermiş ve halen göstermeye devam etmektedir.

İktisadi anlamda tamamen bireye dayalı olarak başlayan insanlığın macerası sosyalizmin ortaya çıkmasıyla önce devletçi bir yapıya bilahare, devletin ve bireyin bir arada olduğu karma ekonomik modellere dönüşmüştür.

Bu süreç, İngiltere’de Margaret Teacher’in başbakan olmasıyla devletin öncelikle ekonomik hayattan büyük oranda çekilmesiyle son bulmuştur.

Kısaca özelleştirme denilen uygulamalar tüm dünyaya yayılmış ve ülkemiz de bu dönüşümün içinde kendini bulmuştur.
İronik bir şekilde Ülkemizde özelleştirme uygulamaları, muhalif cephenin gerici dediği muhafazakarlarca savunulmuş, sözde ilericilerimiz tarafından ise yoğun itirazlara muhatap olmuştur.

Sürecin önünü kesmek mümkün olmasa bile ekonomik getirisinin ulaşılabilecek seviyenin altında kalması bu surette sağlanmıştır.

Daha iyi anlaşılması için bu konuya bir örnek vermek gerekirse; Telekom 20 Milyar ABD Doları üzerinde bir fiyata özelleştirme imkanı varken siyasi husumetler yüzünden mahkemeler alet edilerek 6 Milyara ancak özelleştirilebilmiştir.
Maalesef Tansu Çiller’in Başbakanlığı döneminde eski başbakan Mesut Yılmaz yüzünden Türkiye, çok önemli bir fırsat böylelikle kaçırmış oldu.

Türkiye Özelleştirme sürecini bu günkü AK Parti Hükümetleri döneminde 60 Milyar Amerikan doları gelir elde ederek tamamlamıştır.

Öngörülen bazı yararlar sağlanmış olmasına rağmen tüm hedeflere ulaşıldığı söylenemeyeceği gibi getirisinin götürüsünden fazla olduğunu söylemek de mümkün değildir.

Özelleştirme uygulamalarıyla devlet önce üretimden tamamen hizmetlerden ise kısmen çekilmiştir.

Bunun dışında devlet desteklerinde kriterlerin değişmesi sonunda üretim alanındaki Tariş, Antbirlik, Çukobirlik, Trakya Birlik, Fiskobirlik başta olmak üretici kooperatifleri önemini ve fonksiyonlarını yitirmiş, güçlü ekonomik yapılar olmaktan çıkmış veya tamamen ortadan kalkmıştır.

En büyük ve stratejik katma değer alanı olan tarımsal faaliyeti yürütenler milli gelir gruplarının içinde en alt seviyede yer alır hale gelmiştir.

Türkiye gerçekleştirdiği ekonomik dönüşümle devleti bir anlamda küçültmüş, kamburlarını azaltmış, sermayenin hareket alanını genişletmiştir.

Bu surette dış ticaret rakamları son 50 yılda 2,5 Milyar Amerikan Dolarından neredeyse toplamda 350–400 Milyar Dolar seviyesine ulaşmıştır.

Bu büyüme elbette yurttaşlarımızın hayatında önemli değişiklikler yaratmıştır.

Ancak tüm bunlar olurken bazı dengeler ise önemli oranda bozulmuştur.

Bozulan göstergelerin arasında ise gelir dağılımı dengesinin alt ve orta gelir gruplarının aleyhine bozulması başta gelmektedir.

Refahın adaletli şekilde dağıtılmasına engel olan bu durum üretimin yerine ticaretin, hakkaniyetin yerine rantiyenin tercih edilmesinin doğal sonucudur.

Toplumsal hayatımızı konumlandıran yerleşim birimlerinin köyden kente yönelimle tersyüz olduğu süreçte rant ve rantiye kavramları hayatımızın baş köşesine yerleşmiştir.

Ekonomik politikaların sonunda oluşan bu durum yaşanan ekonomik sıkıntılara rağmen azalmakla birlikte yaşanmaya devam etmektedir.

Büyük alt yapı ve şehirleşme yatırımlarından önceden haberdar olan ve yönlendirme gücüne sahip olanlar ranta yatırım yaparak bire bin kazanmaya devam etmektedir. 

Türkiyenin tamamının neredeyse ortadan ikiye ayrılarak cepheleştiği İstanbul Kanalı Projesi buna tipik bir örnektir.
Söz konusu kanalın hayata geçirilmesi halinde durumdan büyük ekonomik yararlar sağlayacak olanların tamamını rantiyeciler olduğu gün yüzüne çıkmış, halka ise sadece bu 75 Milyarlık projeden gururlanmak kalmıştır.

Oysaki alınacak tedbir ve yapılacak uygulamalarla rantın gerçek hak sahiplerine ve kamuya aktarılması mümkündür.
İstanbul Kanalının geçeceği bölgede milyonlarca metrekarelik alanın başta yabancılar olmak üzere satın alınarak el değiştirdiği ortaya çıkmıştır.

Yapılmak istenenler Milletimiz tarafından, “Dünyanın incisi İstanbul Boğazı’nda size bir arasa veremedik ama buyurun sizin için yaptığımız ikinci İstanbul Boğazına” diye algılanmakta ve gerçekte öyle olmasa bile tam bir rant projesi olarak görülmektedir.

Kanal karşıtlarının halk tarafından desteklenmeleri ve elini güçlendiren bir önemli neden de bu hakkaniyetsiz durumdur. 

Netice olarak Türkiye’yi yönetenler rantiyenin önünü kesecek yolu bulmak durumundadır.

Aksi takdirde ranta alışanlar ve ranttan pay almak isteyenler üretim yerine haksız kazanç peşinde koşmaya devam edeceklerdir.

ahmet_orhan@hotmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI